Hallac-ı Mansur Romanı

Bu kitabı neden okumalıydım ?

Her şeyden önce Hallac-ı Mansur’u  bir roman karakteri olarak görmüş olmak…

“Hakikatin yolları da dardır , incedir.Ateşten geçilir oraya.Önü de uçurumdur.

Zora talip olmak, zoru istemek, zorun içinde kendini bulmak …

Belki kendi tavafın ; maddeyi aşmak , manaya ulaşmak icin …”

Bunlar; kitapta en sevdiğim okumalar, en sevdiğim his-duygu- mânâ coşumları …

Bu kitabı okuduktan sonra,bir kitabı okunası yapan şeyleri  tekrar düşündüm.

Ve bu kitabı,nasıl anlatmalıydım?

Eğer bir kitap , hakkında çok şey söylenmesi gerektiğini düşündürürken, aynı anda bir cümle ile ifade edebilecek kadar da  derinse; kesinlikle okunasıdır ve o kitabı her iki şekilde de  anlatabilirsiniz.

Hakkında çok şey de söyleyebilirsiniz bir cümle ile de ifade edebilirsiniz.

Aydın Hız,bu kitapta bu  niteliği yakalamış. Dilindeki sade ve akıcılığa rağmen sözdeki mana zenginliği,temasının ilginçliği, felsefi yanı,tarihi gerçeklik kadar kurgudaki sağlamlığı, tasavvufi tadı ve daha kapağına kondurduğu o “ad” ile ana tema üzerinden sağladığı bu niteliği,okuyuculara samimiyetle ulaştırmayı çoktan başarmış.

Bu kitap ile ilgili sayfalarca yazsam dedim kendi kendime ….?

Her bir cümleyi ,temayı,dili, kurguyu, ……Yapay zekânın  konuşulduğu ileri çağ gelişmişlik ortamına rağmen;İnsanlığın var oluşundan  bu döneme kadar, sanki Habil-Kabil’den kalma  kötü bir mirasın iz sürmesi  gibi bitmeyen kardeş kavgalarını, insanın insana zûlmünü,taht kavgalarını, nefsî-egolu,maddeci-çıkarcı, ve şekilci  “insan”gerçeğini….

Ve

“kitabın baştan sona şiirsel tasavvufi coşumlarını….”

İnsanın en çok, sevdiği şeyleri anlatmada zorlandığını gördüm.

Gönlüm ne erden geçti ne serden:

AŞK KAPINI BEN GELDİM
İZDÜŞÜMLERİM

Tasavvuf ekolünün Mevlana ve  Şems’e göre kıyıda kalan yalnız adamı  Hallac’ın gönlünde, Aydın Hız kaleminde, “Aşk Kapını Ben Geldim ” dedirten duyguyu  hissetmeye çalışarak kitabı birkaç kez okudum.

Birkaç kez okudum;çünkü sıradan bir romanın ötesinde bu roman için göz önüne alınması gerekenleri kaçırmamak  ve aynı zamanda tasavvufi okuma coşumlarını hissedebilmek için….

Zaman zaman bir cümleyi, bir kelimeyi Mansurca hissetmeye çalışarak  ; zaman zaman yazarın kaleminde cümlenin ve kelimenin niçin vurgulandığını anlamaya çalışarak. ..

Aynı zamanda; romana baş kahraman olan Mansur’u , romanın dilini – üslûbunu , ideolojisini, tekniğini , tarihi yönünü , tasavvufi boyutunu  ve roman türü için sayılabilecek birkaç değerlendirmenin ötesinde eserin Romancılıkta Edebiyat dünyasındaki seyrini okudum…

Her şeyden önce , romana ana kahraman olan Hallac’ı, bir roman karakteri ile görmüş olmak zaten başlı başına bu çoklu okumalar için bana sebepti…

Mansur’u Tasavvuf deryasının kıyıda kalan adamı olarak nitelendirişimin  sebeplerini de bulmaya ve tanımlamaya çalışarak da okumalar yaptım bu kitabı.

Mevlana, hem Tasavvuf ehlince hem de akademik çevrelerce ve toplumca da  daha çok anlaşılan ve anlatılan bir mutasavvıf  olarak yol alırken,  Mansur bu anlamda biraz kıyılarda bırakılmış , biraz çekinceli yaklaşılmış gibi gelir hep bana çünkü…

Perdesiz diline rağmen;sanki Mansur’un kıyıları daha derin , daha bilinmez …Bu bakımdan sanki yalnızlaştırılmış sanki kendine bırakılmış gibi…

Bir bakıma tasavvufun da üvey çocuğu olarak bırakılmış…Tıpkı kendi döneminde olduğu gibi….

Tasavvuf ile ilgilenenler, Mevlana-Şems ve diğer mutasavvıflar hakkında öğrenmeye anlamaya başladıkça , zaten Mansur’un başka bir yerde tek olarak durduğunu hemen görebilirler . Tasavvuf ehlince, Mevlana’nın Şems’i  tanıdıktan sonraki yaşamında kuru âlimlikten sıyrılıp rindane bir aşka düştüğü vurgulansa da,Şems ve Mevlana ile kıyaslanamayacak bir rindliktir Mansur’daki bu kitapta.

Çilenin,Aşk girdabına vuslat olacağını hep söyleyen Mevlana , hep maşukuna yakınlaşmak istese de , Vahdet-i vücut anlayışında O’ndan  birer parça olduğunu dile dökse de , hiçbir zaman ben “O”yum demez.Yol-tarz benzer gibi olsa da sonuç menzili farklı anlamlandırılmıştır Aşk Kapısında .

(Bazı özel çalışmalar -yabancı kaynaklar-onunla ilgili bazı kısa yorum ve değerlendirmeler….vs. olsa da) Tasavvuf ehlinin Mevlana’yı Mansur’a göre daha çok benimsemiş oluşunun en büyük gerekçesi bu olmakla birlikte , toplumsal algıların bütünel yaklaşım kolaylığını seçmesi ;Mansur’u döneminde olduğu gibi anlaşılamayan veya uzak durulmayı tercih edilen yapmıştır.

Veya konuşulursa  , dini çerçevede bir yere koyamam algısı ve korkusu ile Tasavvuf ehlince ve diğer birçok yaklaşımlarca günümüze  dek   sanki Edebiyatın da  “üvey evladı”muamelesi görmüştür.

Kitabını baştan sona Mansur’un şiirsel duygu coşumları ve fikri-edebî yönünü vurgulayan bir anlatım ile süsleyen Aydın Hız, kitabın akıcılığını kuvvetlendirirken;aynı anda, çok az bilinen Hallac’ın bir mütefekkir bir şair olduğunu da öne çıkararak onun Edebiyat-Felsefe ehlince de şimdiye dek ihmal edilmiş olan hakkını teslim etmiştir.

Tasavvufun yalnız adamı Hallac’ı, sırlarıyla birlikte,olduğu gibi-kendi gibi;kitap boyunca çileden çileye iz sürdüren yazar, onun tasavvufi yönüyle diğerleri kadar konuşulması gerektiği vurgusunu da onun çoğu zaman  çekildiği mağarasında,kendi kendine yaptığı içsel konuşmalarını ifşa ederek yapmayı başarmış.

“Çünkü Hallac , “kendi kadar sırları”ifşa etmiştir.”

“Dili ile gönlü arasına perde koymamıştır.”

“Kendi”olmuşur. ”

Benim için de ; Mansur,”dili ile gönlü arasına perde koymayışı” ile ilginç ve üzerinde daha çok konuşulması , yazılması gerektiği  anlamı taşıyor.

“BANA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ”

“Her insanın kendine uzak bir karanlığı olur ;içindeki ışığın aydınlatmaya yetmediği bir mağarası vardır herkesin.” Dünyaya açık , kendi içlerine kapalı bir mağara ..(kitaptan)

İçindeki ışık büyüdükçe , mağara aydınlanır.Bunun yolu,kalabalıklar arasından uzaklaşarak çekildiğin yalnızlıklarından başlar….

Yol uzun, karanlık çoktur. Her adım seni, birer birer araladığın iç dünyanın perdeleri  ile kendine  özüne ulaştırır. .

İnsan;kendine koyduğu dışsal  kalıpları, toplumsal sınırları,çevre kuralları,maddeci prensipleri dahil;kendini  çoğunlukçu bir zihniyet  içine sürükler .

“Ya da direnir , özünü muhafaza etmek, düşündüğü gibi , inandığı gibi kendi gibi kalmak ister.”

İşte bu tercih ile tüm kalabalıklardan ayrılıp yalnızlaşır .Kendine dönüş ile de iç dünyasının derinliğinde arayışa geçer.

Arayış içinde artık her aralanan perde onu özüne yakınlaştırır.

……..

Zekeriya gibi kadersiz bir coğrafyada doğmuş ise de,kabullenmesi gerektiği  ona daha en başta vurgulanır.Çünkü rengi bile herkes gibi değildir.  Zenci olduğu için , toplumun kabul gördüğü “kölelik kaftanı” en çok,onun siyah tenine yakışacaktır.Zaten o, çevrenin çocuğudur. ..

“Hem de o çevrenin,Kuzey Afrika’nın Zengibar şehrinde doğmuştur. Daha çocukluğunda, beşeri coğrafya atlaslarında olduğu  gibi, bölgesel farkları gösteren seçme imkanı verilmeyen teninin renginde ” hayallerinin bile  sınırları  çizilmiştir.”

Hizada durmalı , çevrenin-dünyanın acımasız kurallarına boyun eğmezse, başına neler geleceği,yaşamı boyunca her an vurgulanmalıdır.

Üstelik de kabileler arası ayakta kalma savaşında,bir ayağını kaybetmiş bir babanın evladı olarak doğmuşsa, babasının olmayan bacağı ona,bu hayatta bir köle olarak bu çevrede yaşamak zorunda olduğunu her fırsatta öğreten,çevrenin en acımasız kurallarının  ilk öğretisi olacaktır.

Dolayısıyla babası,diğer kardeşlerinin yaşaması için , üvey anne gerçeğini de ona öğrete öğrete;onu, köle tüccarlarına satmak zorundadır.

Öyleyse, “Şam’a geldiklerinde -köle pazarında, burada bir eşyaya dönüştüğünü “hakimiyet yüklü efendi” bakışlarını ilk defa orada hissedince;

“şimdi “fıtratında” olan hisleri öldürme vakti olduğunu anlamalıdır Zekeriya…”

“Çünkü düşlerini içinden atıp, ruhunun labirentlerini yıkmadan kimse “köle “olamaz. ”

Kibir ve asalet zenginlik ve gücün birbirine karıştığı ticari bir ritüel eşliğnde satılan Zekeriya, maddenin ona biçilen kaderi ile satıldığının da çoktan farkında olmalıdır.

“Ya kabullenmeli  ya da kendini bulmak için ve düzene dayatmalara karşı durmak için direnmelidir.”

Direnişi seçen Zekeriya “Zenc İsyanı ” sırasında yaralanacak ve kendi karanlığını aydınlatmaya uğraşan, kurallarla değil; kendi iç sesinin dedikleri ile özünü arayan, en koyu direnişçi Mansur ile  yolları bir mağarada kesişecektir.

:Zenc isyanı , bir  bakıma kendi olarak kalabilmeyi elinden alanlara, bir karşı duruştur.”

İçindeki kendi kalma isteğinin, dayatmalara baş kaldırının “dini bir kisve” ile dışa vurumudur.

“Hayatını ya toplumsal dayatmalara, seçemediği çevrenin köle çocuğu olmaya boyun eğerek yaşayacak- herkes gibi davranacak; ya da her şeye isyan edecektir.”

“kendi” kalmak mı , herkesleşmek mi?

Herkesleşmek , onlar gibi düşünmek sana biçilen rolü de kabullenmektir.

“Basra’da sınıf farklılığını sualsiz kabul eden halkın , zenci isyanı karşısındaki umursamaz tutumu ve kendi çıkarları doğrultusunda bu durumu değerlendiriyor oluşları, çıkar-ego-nefs-  ve “herkesleşmek” değilse nedir?”

“Kendi olan,özünden uzaklaşmayan her insanın bir vicdan perdesi olması gerekmez mi?”

“Çıkarları ve kendi egosu ile vicdanını perdelememiş olsa, köleliği nasıl kabul edebilir?”

Öyleyse kendi kararı ile seçim yapmayıp, güçlünün doğrularını seçerek, iç sesini dünyevî çıkarlar perdesi ile kapatıp ;herkesleşip, kendi insini sınıflara ayıracaktır.

Herkesleşen insan kolay yolu da seçmiş olur; böylece yükü hafifler , çünkü onlar gibidir , bu yüzden kendini eleştirecek, kınayacak, dışlayacak herkesi de onlara benzeyerek yok etmiş olur.

Kendi kalmak ise , bunların tamamen karşıt bir yerinde durabilmeyi göze almaktır.

Mansur da;

Tüm normlara, gelenekselleştirilerek normal algısı oluşturulmuş yapıya, menfaat doğrultusunda özden uzaklaşmış toplumsal tüm kurallara ve hatta kendi güç dengeleri egomanyasında inançları bile yeniden sentezleyenlerin koyduğu beşeri kurallara karşı durur. ” Kendi”olarak anlamak, idrak etmek kendine bahşedilen ile bilmek ister her şeyi…

Mansur olmak; bilmek , anlamak,hazmetmek ve uygulamaktır.

Hep anlatılagelen Hz.Musa Çoban hikayesinde de vurgulanan kendin gibi algılama,idrak etme ve uygulama yapabilmenin en bilindik temsilcisi olarak mistik dünyamızda kendimizce anlamaya çalıştığımız yalnız adamdır Hallac-ı Mansur …

“Bu kendini arama-özünü bulma hali,Hallaç’ın da çile dolu yolculuğunun  başlangıcı ve aynı zamanda da bitişidir .”

“Terk etmeyen yeni şeyler bulamazdı.

Yetinen , ötesine ulaşamazdı.

Doyduğunu düşünen acıkamazdı.

Susamayan, içemezdi.  ”

Çünkü Hallac’a göre…

O da babasından devraldığı -arındırmak özünü bırakmak için pamukların havada uçuşturulduğu-  Hallaçlık mesleğinde olduğu  gibi,savurduğu hesapsız kitapsız sözleriyle iç sesine kulak veriyor ve kendini bulmaya çalışıyordu.Ona göre kendinde var ettiğin her şey aynı zamanda paylaşılarak dışarıya yansıtılmalı ki içinde yeni yeni doğan ışıkları fark edebilesin.

Böylece de kendini tüm beşeri olandan arındırıp  “öz”olsun.

İran’da( Vasıt’ta)  başlayan kendini arama  serüvenine,Basra,Kufe,Bağdat,Dinar,İsfehan, Rey,Merv,Buhara,Semerkand,Deybul (Hindistan ) gibi farklı inanç- mezhep ve kültürleri olan şehirlerde  devam edecektir.

Bu hesapsız savruluş , bu yolculuk bilmediğinden değil , onun zeki oluşunun ve bulunduğu ortamdaki kaynakların onun susuzluğunu gideremediğini keşfetmiş olmasındandır.Hocası Tüsterî tarafından olgunlukla karşılanacaktır onun yolculuk arzusu.

Çünkü Basra,aynı zamanda duygu dolu şiirler gecesi yapılan, her milletten her gönülden insanın festival havasında yaşadığı bir şehirdir…

Hallac aynı zamanda şairliği ve ortaya attığı özdeyişleriyle de bir filozoftur aslında.

Zeki olduğu kadar da cesur ve açık yüreklidir. Bu sözünü evirip çevirmeden söyleyiş, toplum tarafından benimsenen bir durum değildir.

Sözlerin daha çok zahiri anlamları üzerinde konuşan,batınî anlamlarının öne çıkmasını istemeyen hocası Amr b. Osman’ın öğretilerinde vurgulanan “sır tutma” daha mı iyidir? Ya anlaşılamazsa?

“Cehennemi mahşerde aramayın; nasılsa , sizi kimsenin anlamadığı yerde bulacaksınız…” Diyecek kadar da anlaşılamadığının farkındadır,Mansur.

Fakat o “bilir ki hiçkimse kendi karakterini  sonsuza dek törpüleyerek “mutlu olamaz.”

Öyleyse ,hocasının giydirdiği; dili ile gönlü arasına perde  olan “dervişlik hırkasını ” tüm kurallarıyla Reddetmelidir.

Çünkü , manevi zevki arttıkça; kuralların gereksizliğine inanmıştır.

Şairlerin sufli sözleri, onu bir süre oyalasa da; o, sözlerin dışarı karşı bir oyun olduğunu,  coşkulu ama sarhoş etmeyen yavan sözler olduğunu düşünerek, maneviyat perdesi olan hırkayı reddedecektir.

Bu yönüyle Mansur’un gerek kendi döneminde gerekse sonraki asırlar içerisinde diğer sufilerden açıkça ayrı durduğunu görmekteyiz.

“Çünkü ona göre söz,kurallar ve biçim değil; içindeki kaynayan kazanın dışa vurumu olmalıdır.”

Yani içinde biriktirdiği o coşumlarını olduğu gibi aktarmalı , zahirî olmalıdır .

Tasavvuf geleneğinin iki ayrı duruşu olan “Batınî ve Zahirî ” yollarından “Zahiri yolunu seçmiştir.

Bu hissiyat ile uzaklaştıkça uzaklaşır  çevreden ve gönül duvarlarını kapatan kurallar ile dolu sufilikten ve herkesleştiren şekilci bu dervişlik oyunundan. ..

Kendi iç coşumundan kendini arıyordur çünkü. …

Ya da hocası Cüneydî’ i haklı mıdır?

“Sabır, acı bir şurubu yüzünü buruşturmadan içmek….”

Ama o, dervişlik yolunda kendine has bir duruş belirlediği için  eğitim aldığı ve bağlı bulunduğu hocalarıyla da yollarını hep ayırmıştır.

Onun sırları tutmayan oluşu, o dönemdeki tasavvuf ehli ve alimlerce de hoş karşılanmadığı için,onun bu yönünü törpülemek isteyen tüm hocaları, bu anlamda sonuç alamamışlardır.

“Çünkü ona göre “sır tutmayan için, gizliliğin anlamı yoktur.”

İnançları da kendince,kurallar dışında yorumlamış ve dünyadaki tüm dinlerin Allah’tan olduğunu , insanların seçemediği bir şey yüzünden ayrıştırılmasını istememiş ve tüm insanlığı sevmeden insanın kendini de sevemeyeceğini; bu durumda Allah’tan da uzaklaşacağını hep vurgulamıştır.

“Kabe bir zulmet perdesidir ,Allah ile aranıza giren.Yıkın onu! .Kalbinizde yeni Kabeler inşa edin!”diyebilecek kadar….

ROMANIN EDEBÎ SEYRİ

Bu romanı, birçok bakımdan başarılı kılan şeylerin en başında ; 9.asır gerçeklerini,     tarihi-tasavvufi edebî güçlü bir kurgu ile 21.asır gerçekleri ile yüzleştirmeyi başarmış olmasıdır.

Hallac-ı Mansur penceresinden bu güne bir hakikat perdesi aralayan Aydın Hız,  bence bugüne kadar denenmemişi denemiş .Gerçek bir biyografiden yola çıkarak bir roman yazmak, kurgu bir biyografi ile yola çıkmaktan çok daha zordur.

Üstelik bu biyografi, aynı zamanda; tarihi, toplumsal,edebî, dinî bir misyonu olan bir kişi ise , daha da zordur; onu bir romana ana kahraman yapmak.

Hallac, bulunduğu dönem itibariyle İslamiyetin yayılmaya  çalışıldığı ve taht-halifelik yarışının  kanlı çekişmelere sahne  olduğu bir coğrafyada doğar.

Onun kendi kalma mücadelesi , herkese göre daha zordur.

“Zaten kendi kalmayı tercih etmiş bir insan hangi çağda yaşarsa yaşasın , ateşten giydiği bir gömlek ile hem etrafını kasıp kavuracak hem de “kendini”yakacaktır.”

Aydın Hız kaleminde; Mansur roman karakteri, baştan sona bu “sonsuza dek “var olacak gibi görünen “kendi “kalma mücadelesi ile doludur.

Tur ile başlayan bu mücadele, Ortadoğunun birçok tarihi, dini taht kavgaları eşliğinde Bağdat’ta Mansur için bitmiş gibi gözükse de , 21.asrın modern çağına da -en acımasız haliyle- bence,damgasını vurmuştur.

Aydın Hız , bu vurguyu hissettirmeden öne çıkarmayı ustaca başarmış.Bunun için özel bir çaba sarfetmemiş.Mansur karakteri ile bunu doğal bir yolla sağlamış.

Ele aldığı ana kahramanı ve olaylar , romanda her ne kadar tarihi,dini ve tasavvufi yanı ile öne çıkmış gibi dursa da , romanı ilk elimize aldığımız dakikalarda bu vurguyu  ( kendi kalma )bize düşündürün bu roman, klasik olma yolundadır bana göre.

Çünkü bir romanın klasik olmasını  sağlayan  yan, her şeyden önce anlattığı dönemdeki değerler ve ideolojinin günümüzde hala önemini koruyor oluşudur .

Mansur’da roman boyunca kendini en üst seviyede hissettiren en can alıcı yan, onun pes etmeden ortaya koyduğu kendi gibi yaşama , kendi gibi konuşma, kendi gibi düşünme, kendi gibi inanma ve kendi olabilmenin en ağır bedellerini göze alarak , “kendi”kalma…’dır.

Bu vurgusu,  Aydın Hız ‘ın kalemini  güçlü yapan şey bana göre.

Çünkü bu romanı okurken , tarihi-dini-tasavvufi yanını yok sayan ya da ilgi duymayan biri bile olsanız, bu ana temi gözden kaçırmış olmanız neredeyse imkansız.

Her okuyucu kendine göre okur, kendi penceresinden bakarak seyreder romandaki olayları ve tüm serüveni; ancak ana temin güçlü oluşu okuyucuya kaçacak delik bırakmaz.

Okuyucuyu, zorlamadan-  keyif aldırarak  bunu yapabilirse, yazar da klasikler arasında kalmayı hak eder bence. .

Bu romanı okurken , Mansur ‘un herkesçe bilinen hikayesini tatlı ve akıcı yapan şeyin  de romanın baştan sona bu ana temi sıcak tutması ve bunu gözüne gözüne sokmadan yapabilmiş olması olduğunu düşündüm.

Okuyucu, romanı eline aldığında ilk başta sadece tasavvufi- mistik bir yaşam öyküsü ile karşı karşıya olduğunu sanıyor tabiatıyla.Ancak ana tem Mansur üzerinden ve tarihi gerçekler ile dini mistik bir serüven üzerinden modern insanın bile baş edemediği kendi kalma çabası ile Mansur’ un her cümlesinde her anında okuyucuyu günümüz dünyasına sürüklemeyi başarıyor.

Bu tem ile roman birçok romandan ayrılıyor zaten.

Mansur’ un doğumundan ölümüne kadar yaşadığı olaylar ile  aynı anda kendi kalma mücadelesinin çıkmazını da bu kadar asırlık insanın çözemediği bir sorun olarak günümüz  insanlığına  taşıyor.

Mansur ‘da roman boyunca baş gösteren kendi kalma ideolojisi , tasavvufi bir akışta gibi görünse de , yaşadığı dönemin tarihi çalkantıları gerçek hayat ile tam tamına bir hizada ilerliyor.

Abbasiler döneminin en çalkantılı döneminde ortaya çıkan bu adam,  aynı zamanda; insanlara, kimsenin daha önce duymadığı toplumsal algının ve alışılmış olanın tam zıddında şeyler söylüyor.

Abbasiler’in Karmatiler ile hakimiyet  yarışı , insanları hem dini hem de toplumsal bir hizada tutabilme kaygılarını da beraberinde getirmiş iken; ortaya çıkan bu adam, bunları hiç umursamayan kendi fikir ve duygularını yüksek sesle dillendirmekten asla vaz geçmeyen oluşu ile o dönem için taht mücadeleleri bakımından, makam sahiplerini korkutuyor.

Neredeyse ilk çağlardan bu yana; her dönem bu düşünen aklı  veya farklı olanı-kendine benzemeyeni yok etmeye çalışan insanlık, farkında olmadan aslında kendi bacaklarından kendini asmıyor mu?

İşte bu ideolojiyi de günümüze Mansur örneğinden yola çıkark, varlığını ve sonuçlarını roman tadında aktarabilmiş olmak , Aydın Hız’ın kalemini iyice  güçlü kılıyor.

Hallac-ı Mansur
Aşk Kapını Ben Geldim
Aydın HIZ
“-Romandan Tasavvuf Tadında Örnekler-“
Âşıkların güneşi gece doğar.

“Cebel-i Rahme dağı,Adem ile Havva’nın buluştuğuna tanıklık ettiği gibi şimdi de  Hallac-ı Mansur’un kendisiyle buluşmasına tanıklık ediyordu.”

İnsan kendini  bulabilir miydi?

Rabbinden başka kimseye boyun eğmeyen iblisi, şeytana dönüştüren buydu.

Sahip olma, hükmetme isteği ne durdurulamaz bir arzuydu? Eşyaya hükümdar olmak isterken insan nefsinin kölesi  oluyordu.

Hüzün ki,insanın yüzüne asılan merhamet levhası. .

Hayattan ne istediğini bilmeden, ne yaptığımızın bir önemi yok dostum.

Neyi bilerek terk edersek, onun yoksulu; neyi de bilmeden terk edersek onun yetimiyiz .

Kendinden geçmek ruhun zühdüdür.

Allah’ın merhameti acıyı tatmadan yaşayan ruhlara uğramazdı .

İnsan kendine katlanamıyordu sadece.

Şehirler de insanlara benziyordu.(Merv )

İçinde saklı bir incinmişlik acısı olan, herkesle kardeş yapardı insanı.

Bir dostluğun sebepsiz yitirilişiyle gelen hüzün oturdu ..

İnsan , en çok kendine uzak olurdu bazen.

“Bir dağ sümbülü, hafif bir esintiyle raks ediyordu .Hayatın yeşiline lacivert bir itirazdı bu.Bütün ahenk bu itirazda saklıydı.”( En sevdiğim)Rengi ve duruşuyla alemi çoğaltan , zarafeti giyinmiş olan dağ sümbülü. ..

Savaşmaya,  ölmeye ve öldürmeye inanmışların öfkeli dünyası …

İri ve güçlü vücuduna kalbinden ve kafasından daha çok ihtiyacı olanlar vardı o dönemde …

Üşümüş dağ sümbülülünün rüzgara direnci devam ediyordu. ..

Bedeli ödenmiş bir elem yumağıydı Hallac’ın hayatı. .

“Yaşamaya dair bir hakikat varsa; o, dağlarda, insanların arasında değil.Makam hırsıyla dolmuş , öfkenin elindeki alete dönüşmüş insanlar arasında değil..Ben o dağlara aitim..”

Haydar ile veda bile etmedi; çünkü derin vedalar sözleri kaldıramazdı .

İnsan uykudadır, ölünce uyanır..

“Aşktan aşka köprüler vardı.Dünyaya ait bir şeyi sevmeyen Yaradan’ı da sevemezdi.

Ve ve …

1.”Bu bir şölendi , kendilerine benzemeyen birine haddini bildirme şöleni…..

……

Onca atılan taşa aldırmayan Hallac, gülün yanağına çarpmasıyla feryat etti sadece…

Zekeriya’ya ait bir sır .”Taş atanlar bilmiyorlar, hiçbir şeyi.Halden anlayanın gülü yaralar bizi.Cellat kıyafeti içinde bir dost,hangi cezanın ödülü şimdi.?

İlk defa bir sırrı gizliyor Hallac…

……

2.Mansur’da ise, ne isyan vardı , ne de bir öfke?

Yıllardır dilediği kapının açılma şöleniydi …

Beni affet , insanları affet,onları affet ; çünkü “çok sevdikleri seni”beni yok ettiklerinde razı edeceklerine inandıkları için dar ağacındayım.

Hakikate tanıklık etmenin bedelini, canıyla ödüyordu Hallac.

Son bir ders için insanlığa , yüzündeki içten bir gülümseme ile;

nihayet,

“Aşk Kapını Ben Geldim.”

Kaynakça: Bu romanın ortaya çıkabilmesi için haliyle onlarca kaynak taranmış:

Kaynakça
Kaynakça
Kaynakça
Kaynakça

 

Aydın HIZ :1976,Ordu doğumlu.Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi mezunudur.Bu güne kadar çeşitli dergilerde deneme,düşünce, eleştiri,kitap değerlendirme ve biyografik yazılar yazmıştır.

“Aşk Kapını Ben Geldim “yazarın ilk romanıdır .

Yaklaşık birkaç hafta önce; kendisinin” bu kitabın kardeşi “diye nitelendirdiği “İbn-i Arabî’nin”anlatıldığı,  tahmin ettiğim üzre bu kitap kadar güzel olan 2.romanı

“Hayal Denizi “piyasaya çıkmıştır.

Bu kitap ve yazarın diğer kitabını,

http://www.timas.com.tr

Kitapyurdu

ADRESLERİNDEN TEMİN EDEBİLİRSİNİZ.

BOL OKUMALAR .

Yorum Yaz

%d blogcu bunu beğendi: