‘Sabah Şerifleriniz Hayrolsun Efendim’

Bundan yaklaşık  20 yıl önce, Osmanlı Türkçesi ile ilk kez haşır neşir olmaya başladığımda, kendimi dünyanın en cahil insanı olarak nitelendirmiştim.

Çünkü, o zamana kadar, Arap alfabesiyle yazılmış her metni Arapça zannediyormuşum…(?)

Ama her nedense ,Latin Alfabesiyle yazılmış her metni Latince  veya  o dilin türevi dillerden biri  sanmıyormuşum…(? )

Daha da kötüsü Göktürk alfabesinden;

“bihaber “imişim. ..?

Bu durum elbetteki, Latin alfabesine önceden  âşina  olmam; ama Arap alfabesini hiç bilmemem  ile ilgiliydi . Ama bu, yine de kendi anadilimi iyi tanımıyor oluşumun mazereti olamaz.

Yani, Türk dilinin  belli dönemlerinde farklı alfabeleri  kullandığımızı, üniversite eğitimine kadar kafamda netleştiremememin bir gerekçesi olamaz.

Lakin  Türkler’in kullandığı ve ilk Türkçe metinlerin de o alfabe ile  yazıldığı Göktürk/Uygur alfabesini okuyabildiğim gibi ;Kiril ve Arap  alfabesini de çoktandır tanıyor ve metinleri de okuyor olmam gerekmez miydi?

Osmanlı Türkçesi yeni bir lisan değildir.
Göktürk alfabesi

“Tegdükin Türk  begler kop bilir siz. Süg anda yok kıldımız.”

“Hücum ettiğini Türk  beylerinin hep bilirsiniz.O orduyu orada yok kıldık.”

Öyleyse , Danimarkalı Türkolog Thomsen’e peşinen teşekkür ediyorum.

Çünkü, üniversite eğitimine kadar,bu  metni okuyamamışsam ve 1890 ‘lı yıllara kadar da bu metinleri onun dışında yerli veya yabancı bir Türkolog  çözememiş ise  bir kez daha yürekten bir teşekkürü, yeniden yeniden defalarca  hak ediyor bence Thomsen…

……Şimdi, Osmanlı Türkçesi ile ilk kez karşılaştığımda hissettiklerimi anlayabilmek için 20 yıl önceki yaşadığım örnekten yola çıkarak , geriye doğru  sayıp ; çok değil 60  / 70  yıl öncesine  gidelim…

Ya da kendimizi bir zaman makinasına binmiş var sayıp; Cem Yılmaz ‘ın filmindeki  gibi  eski bir İstanbul semtine inelim.

Tam da o sırada, …oradan geçen biri “Sabah şerifleriniz Hayrolsun efendim “demiş olsun.

Filmdeki  ana karakter  Arif’i gören zat-ı muhterem ile Arif’in hisler çatışması tam da bu durumu özetler :

“Sanki geçmişe bir anda ışınlanmıştım ama bu “geçmiş  zamana” dair hiçbir şey bilmiyor gibiydim…”

“Tam da o an işte , kendimi dünyanın en cahil kişisi gibi hissetmiştim. ..”

Arif’in eline geçen eski Türkçe ya  da Osmanlı Türkçesi dediğimiz metinle yazılmış olan gazete parçacığını okumaya çalıştığı sırada hissettiği şey ; filmde eski dönemde yaşayan kadın karakterin, zaman makinasına binip günümüze geldiği sırada etraftaki metinleri okumaya çalıştığı sırada hissettiği ile birebir  aynıdır.

Pek tabi benim hislerimle de …

Yani benim 20 yıl önce yaşadığım durum, o filmdeki herhangi bir karakterin günümüze geldiğinde yaşayacağını var saydığım ile aynı şeydir.Tersten söylersem :

“Karakter de Latin alfabesinde yazılmış  gördüğü her metni muhtemelen  ecnebîce  diye nitelendirecekti.

Ya da,  bu dil karmaşası devam ettiği sürece; çok değil,bundan belki  50 / 100 yıl sonra , Türkçe konuşan herhangi bir insan Türkçe bir metni eline aldığında “nece”olduğunu söyleyemeyecek. (? )

Hülasa insan, kendi diline ancak bu kadar Fransız kalır. ..

Bütün bu olanlar ve  olacaklar üzerinden ilerlersek Türk Dilinin bugüne kadarki zaman yolculuğunu , ancak adlandırabiliriz.

Yeni Lisan Hareketi ve Dilbilim

1911’de Yeni Lisan hareketi İle Genç Kalemler dergisi kurucusu ve yazarları ilk kez bu konuyu ortaya attıklarında,  hareketin veya söylemlerinin adı ve çağrışımlarını muhtemelen hesaba katmadılar.

Değilse , Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının Türkce’yi sadeleştirme ve halk dili ile yakınlaştırma  çabalarına,  bu adı verecekleri ihtimali bana dilbilim mantığında  çok akılcı gelmiyor.

Bu anlamda, Yeni Lisancıların ve onları takip eden sonraki diğer akımların çıkış noktaları, dildeki birliği sağlama ve halkı,eğitim  öğretim noktasında bilinçlendirme  çabasıydı.

Yani, 15 yy ‘dan sonra özellikle saray eşrafı , İstanbul merkezli  ve Divan Edebiyatı şair  ve yazarları tarafından  benimsenen Osmanlı Türkçesi’nden uzaklaşmaya çalışılırken , ortaya koydukları yaklaşım niyet olarak doğru olmuş olsa da , çıkış noktasi ve sistemli olmayışı yönüyle dil karmaşasına sanki biraz daha salık vermiş gibi geliyor bana…

Benim bakış açım ile durduğum yerden,Hareketin içeriği ve çıkış noktasına baktığımızda , ilk çelişki  Ömer Seyfettin’in  hikayelerinde göze çarpar.  Osmanlı Türkçesi  terimleri ve kelimeleri kullanmaktan kaçınamadığı o dönem eserlerin pek çoğunda  açıkça  görülür.

Bu da,  dilin yaşayan bir varlık olduğu ve bir anda yapılan baskı ve dizinlerle kendini varsayılan hedefe taşıyamayacağının en temel göstergesidir.

Yeni Lisancıların ortaya koyduğu bu çaba , hedefledikleri ile dilin gerçeklerinin açıkça tezat oluşturduğunun da kanıtıdır.

Dil, zaman içerisinde olağan seyrine devam ederken, dışarıdan yapay bir müdahaleyi kabul etmez çünkü…

Bu tıpkı,canlı bir varlık gibi dilin de  yaşam süreçlerinin varlığına işaret eder.Nasıl ki bir canlı doğar, büyür ve ölürse ; dil için de , bu gibi bir biyolojik mekanizma aynen işler.

İnsanın doğumu, çocukluk, gençlik ve ileri yaş dönemlerini bir  düşünelim :

Yapılan herhangi bir dış müdahale onun biyolojik yapısında doğal sürecinin dışında bir etki göstermez. Ama eğer zorlama veya aşırı baskıya gidilirse de bu, canlının metabolizmasını bozmaktan başka bir işe yaramaz.

Bu benzetme dil ile o kadar örtüşür ki Yeni Lisan hareketinin akabinde ortaya çıkan Türkçeleştirme çabalarının komedi ikonu”Çok Oturgaçlı Götürgeç”ifadesi kadar dili, geriye sürer .

Ya da ,Pratisyen hekim yerine bulunan “Düz Hekim”  kadar  “hasta”eder “dili”

Dil, kendisine yapılan bu dışsal müdahaleyi canlı metabolizmasındaki mikrop algısı gibi değerlendirir.

Bu zorlama ifadeler ile savaş açar ve çoğunlukla da galip gelen Dil olur:

Bilgisayar terimini başarılı bir şekilde söz dağarcığına yerleştiren dil, “çok oturgaçlı Götürgeç”ifadesini asırlardır biriktirdiği o çok kıymetli  söz dağarcığına almamak için çok uğraşır ve dil galip gelir.

Bu iki kelime karşısındaki dilin doğal tutumunu anlayabilmek ; dili gerçekten doğru anlamamızı sağlar.

Çünkü dil , kendi etimolojisi ve  doğal  zaman süreci  icinde kendiliğinden  oluşturduğu  kültür ve birikimlerine uymayan hiçbir dışsal ögeyi bünyesine almaz.

Osmanlı Türkçesi ve Öz Türkçe ayrımı yapılırken de bu durum belirleyici olmaz ise , dilin 15.yy’a kadar niçin Osmanlı Türkçesi izlenimlerini kendinde var etmediği de anlaşılmaz. Ya da ilerleyen zaman sürecinde Osmanlı Türkçesi veya Öz Türkçe özelliklerini günümüze kadar hiç bozulmadan muhafaza edemediği de belirlenemez.

Buradaki durum tamamıyla dilin doğal yaşam süreci içerisinde kendiliğinden yaptığı tercihlerin dışında bir şey değildir.

Yani Osmanlı Türkçesini benimserken dil, o zamana kadar biriktirdiği dilsel, kültürel , tarihi ve dini unsurları ile hareket etmiştir.

Eğer dilin  zaman -kültürel -dilsel birikimleri hazır olmasaydı, zaten Türkçeleştirme çabalarındaki gibi o durum ile de mücadele ederdi. Ve galip olan yine dil olurdu.

Ancak gel gör ki  dilin kendi çabası  karşısında duyarlı olmayan bir yaklaşım var ise dilin bu doğal çabası  yeterli olmaz.

Bu noktada ortaya koyduğum tezatlar dilin canlı bir varlık olarak değerlendirilmesi gerektigi gerçeğinin  somut verileridir.

Fakat yapılan her zorlama müdahale, onun metabolizmasında kalıcı bir hasar yaratır. Dilbilimin,zaman süreci ön kriterini  gözönüne almayan her bir yaklaşım dile kalıcı zararlar verir.

İyi niyetli yaklaşımlar olduğunu düşündüğüm; Türk diline yapılan  bu zorlama müdahaleler, bu konudaki bizim dil öğretimi ve dil bilimi mantığını da doğru anlayamadığımızı seramonik bir biçimde ve trajik bir hikaye ile önümüze koyar.

Bu durum, Çokça  ve “konuya hakim olmayan çoğu kimsenin bu konuda çok şey bilir gibi hareket etmesi”  ile de içinden çıkılmaz bir hal alır…

Bu anlamda ve önümüzü daha sağlıklı görebilme çerçevesinde bilimsel bir yaklaşımla yeniden  Yeni Lisan hareketine bir bakarsak , ortaya koyabileceğim veriler şunlar olacaktır :

“Dil”, bir Milletin varlığının ve bekasının  hakiki bir kanıtıdır. Bunu , ekstra bir çaba göstermeden  kendi  bünyesinde çağlarca oluşturduğu kültürel birikim ve dilsel  ürünlerinden sağlar. Her dil var olduğu ilk günden beri ortaya koyduğu dilsel her bir ürünü ile;  varlığını, adım adım  ve o Milletin kültürel zenginliğini tüm dünyaya  göstere göstere yoluna devam eder…

Öyleyse, Yeni Lisan hareketinin en göze çarpan aksaklığı bana göre , Osmanlı Türkçesi’ni sadeleştirme noktasında;hedef belirledikleri sadeleştirme yapılmış  Türkçe’yi sanki yeni bir lisan gibi değerlendirerek yola çıkmalarıdır.

Bunun yanında Osmanlı Türkçesi’ni de Türkçe’nin dışında başka bir Dil gibi öne sürmeleri mantığıdır .

Ve bir diğer dikkat çekici nokta da yeni bir dil oluşturma çabası içinde iken Türkçe’yi  en eski devirden o döneme kadar bütünsel değerlendirme yapmadan sistemsiz bir biçimde yol almalarıdır .

Yani , ortada var olan yaklaşık 500 yıllık bir dilsel birikim ve kültürü Türk dilinin dışına iterek ve üstelik 15.yüzyıldan geriye doğru 6.asır başlarında var olan Göktürkler ve onun akabinde  15.yüzyıla kadar oluşan   tüm dilsel birikimleri gözönüne almadan yeni lisan mantığında bir dil oluşturma çabasına girmeleri yukarıda saydığım dil karmaşasının belki de temel belirleyicisidir .

O dönemde ortaya konulan bu dilsel iyi niyet çabalarını Türk dili için önemli bulsam da geleceğe dilsel sıkıntılar devretmesi yönüyle biraz eksik ve sistemsiz buluyorum .

“Osmanlı Türkçesi Yeni Bir Lisan Değildir “

Osmanlı Türkçesi
Osmanlı Türkçesi Çizer : Sibel G .Yucedağ /Yolculuk

Osmanlı Türkçesi ile ilgili bugüne kadar ortaya konulmuş gerek egitim – öğretim noktasında gerekse de değerlendirme ölçütleri ve Dilbilim icerisinde dile nüfuz  etmiş aksaklık ve yanlışlıkları ortaya koymak gerekmektedir.

Mevzu Osmanlı Türkçesi ise, bu elbetteki yukarıda gerekçelerini ortaya koyduğum yeni  bir lisan mantığında değil,  daha ziyade Türk  dilinin  gelişimsel evreleri boyutunda izlenilebilecek ve  değerlendirilebilecek  bir durum olmalıdır.

Bu anlamda Osmanlı Türkçesi deyişiyle  vurguladığım  şey, Osmanlıca deyişiyle  vurgulananın tam karşısındadır.

Osmanlı Türkçesi  “ayrı bir lisan” değildir.

Türkçe’nin gelişimsel evresi içinde her dilde olduğu kadar  dilin tarihi kültürel ,toplumsal ve dini etkiler ile şekillendiği gerçeğinin Türk Dilindeki varlığıdır;

Bu, dilin yaşayan canlı bir  varlık gibi kabul görmesinin de ana sebebidir.

Bütün diller var olduğu ilk hallerinden zaman içerisinde yukarıda saydığım sebepler  ve belki eklenebilecek başka bazı sebepler  ile zaman yolculuğuna devam eder.

Bu zaman yolculuğu, insanın ve toplumun kendisi gibi değişken , gelişken , üretken  ve etkileşime açık bir yolculuktur.

Osmanlı Türkçesi için de bunun dışında bir bakış geliştirmek bana göre , objektiflikten uzak bir bakış olacaktır.

Yani Osmanlı Türkçesi, Türk  dilinin gelişim evreleri içinde değerlendirilmelidir.

Öz Türkçe mantığı ile Osmanlı Türkçe’sini yok saymak kadar , Osmanlı Türkçesi mantığı içinde Öz  Türkçeyi  yok saymak da bilimsellikten uzak bir yaklaşımdır.

Dil incelemesi yapılırken ; gözönüne  alınması gereken ilk öncelik, dilin yaşayan bir varlık olduğu,hatta insan ve toplumun kendisi gibi gelişim süreçleri olduğu gerçeğini  kabul etmek olmalıdır.

Dil; tarihi , edebi, kültürel, toplumsal ve dini ve hatta coğrafi etkilerden muaf tutularak incelenebilecek bir bilim dalı değildir.Pek tabî bu unsurların içinde var olmuş, yaşayan ve gelişen bir canlı gibidir.

Osmanlı Türkçesi tartışılırken “Öz Türkçe mi? – Osmanlıca mi ? ” yaklaşımı değil; daha ziyade dil bilimin kriterleri üzerinden gidilmelidir.

Bu kriterler, dilbilimin kendi içinde  vazgeçilmez ölcütleridir.Bu ölçütler  dilbilimciler tarafından belirlenmiş bilimsel ölçütleridir:

Bunlardan ilki ,

Dilbilimi,bir dili incelerken o dilin; şive, lehçe, ağız farklılıklarını veya dilin kendinin zaman içerisindeki  farklılıklarını ortaya koyarken,  dilin etkileşimli canlı bir varlık olduğu gerçeğinden hareket eder.

Bu çıkış noktası üzerinden; dilin tarihi süreci içerisinde yaşamış olduğu değişimleri ve etkileşimleri başka bir dil gibi incelemez. Bütünsel  bir yaklaşımla verileri ortaya koyar.

Dilbilimin bu kriteri tam da Osmanlı Türkçesi konusunu incelerken , dikkate alınması  gereken ana kriterdir.

Özellikle, Osmanlı Türkçesi – Öz Türkçe tartışmalarında , bu ana kriter göz ardı edildiği veya dikkatten kaçtığı için Türk Dili çoğu kez bu anlamda zafiyete uğramıştır.

Bu konunun, hemen hemen her mecrada tartışılıyor oluşu da Türk diline daha çok zarar vermiştir .

Yani , “neden atalarımın Mezar taşlarını okuyamıyorum ” u baz alırken ,” Osmanlı Türkçesi var olmalıydı ”  fikrini savunmak kadar;Orhun yazıtlarını niçin okuyamadığını  bilemeyen birinin Öz Türkçe hakim olmalıydı fikri de son derece dile zarar verici bir mantıktır.

Bu her iki yaklaşım yerine,dilbilimi ve ana başlık Türkçe öğretimi üzerinden ve onun aksaklıkları  veya bakış açısındaki yanlışlıklar üzerinden ilerlenmelidir.

Bu noktada Osmanlı Türkçesi  metinleri , bugün çeviri mantığı ile ilerliyorsa, yani ayrı bir dil algısı yaratabilecek yaklaşımlar hakim ise , Eğitim sistemimizdeki Türkçe öğretim programı tartışılmalıdır .

Osmanlı Türkçesi Eğitim -öğretim sistemi içinde,Osmanlıca mantığı ile kurgulu bir yaklaşım belirlenmiş ,seçmeli bir dil gibi yer almaktan ziyade,Türkçe öğretiminin bizzat kendi çizgisi ve sistemi içinde yer almalıdır.

Bu ortaya koyduğum yaklaşım , sadece Osmanlı Türkçesi konusunda değil;Türkçe’nin tüm gelişimsel evresi için geçerli olmalıdır. Göktürk yazıtları  başlangıç baz alınarak , günümüze kadar Türkçe’nin gelişimi ve evreleri çıkış noktasından hareketle  dilbilim ana omurgasında şekillenen yeni bir  şematik yaklaşımla  bir Türkçe  öğretim sistemi oluşturulmalıdır.

Nitekim, “Dünya’nın hiçbir yerinde insanlar , kendi dillerini öğrenmek için dil kurslarına gitmezler.”

Bu öğretim sistemi oluşturulurken,dilbilimin kriterlerinden sapmadan, dilin zaman yolculuğu içerisinde kendisinde topladığı birikimleri kültürel ve dilsel bir kazanım yaklaşımından hareketle , dili bozucu ve yıpratıcı dış etkenlerden koruma mantığı içerisinde  yola çıkılmalıdır.

Biraz daha açmam gerekirse, Türk dilinin   var olduğu ilk dönemden başlanarak; tarihi ve kültürel sürecinde yaşamış olduğu tüm değişim,etkileşim,gelişimsel zaman algısından  kopmadan, dilbilimciler  tarafından ve dilbilimin tüm kriterleri dikkate alınarak, yeni bir Türkçe öğretim sistemi oluşturulmalıdır.

Yaklaşımın sistematiği  ise ,ilk Türkçe metinlerinden başlayan ve Türkçe’nin tüm evrelerini içine alan Eski Türkçe, Orta dönem Türkçe Yakın Dönem  Türkçe ile  birlikte ; Bölgesel şive, lehçe , hatta ağız farklılıkları dahil , Anadolu Türkçesi-istanbul Türkçesi diye ayrıştırılan dönem ve Osmanlı Türkçesi ile son dönem Modern Türkçe diye adlandırılan bu dönemleri tek bir mantıkta “Türk Dili “diye adlandırarak sağlam bir dil ağacı  biçiminde olmalıdır.

Çünkü ,Eğitim sistemi içerisinde karşılaşılan aksaklıkların temelinde var olan asıl sorun, dili sağlam bir omurgada yapılandıramamaktır. Dilbilimin kriteleri içinde olmayan ve  yerli yersiz sistematik olmayan her bir yaklaşım dile zarar verecektir.

Osmanlı Türkçesi mevzunda bugüne kadar oluşturamadığımız sistematik bir bakış açısının olmayışı ve dilin  diğer  tüm dönemleri için de geçerli olan bu durum neticesinde kendi dilimizi öğrenmek için  dil kurslarına giden bir toplum olmaktan vaz geçmemiz elzemdir.

Özellikle ve tekrar tekrar vurgulamak da fayda görüyorum  ki :

“Dünyanın hiçbir yerine insanlar kendi dillerini öğrenmek için dil kurslarına gitmezler.”

Veya atalarının hangi alfabeleri kullanarak bu zamana kadar bir dil birikimi oluşturduklarının “mutlaka  bilincindedirler.”

Gerekli önlemlerin alınmaması veya dilin bilimsellikten uzak bir yaklaşımla değerlendirilmeye devam etmesi durumunda dilin kendi yaşamsal süreci içerisinde elde ettiği tüm kazanım ve kültürel birikimler ve dilsel ürünleri de gözden çıkarmış olmaz mıyız?

Osmanlı Türkçesi  tartışmalarında özellikle gözden kaçırılan durum, bilhassa 15. asırdan başlayarak 20.asrın başlarına kadar ki süreçte dilin doğal yaşamsal yolculuğu ile elde ettiği dilsel ürünleri ve kültürel birikimleri kaybetmekten korkmamız gerek miyor mu?

Ya da butün bu tartışmalar içerisinde; olmaması gerektiği halde, dili parçalı yaşam döngüleri varmış gibi algılayarak; ortaya çıktığı (en muhim zaman donemi)  ilk dönemden  Göktürk yazıtlarından   bu yana, her bir dönemde kendi bünyesinde  doğal  bir şekilde elde ettiği tüm kıymetli birikimleri elden çıkarmış olmuyor muyuz?

Bütün bunların akabinde; gelecekte ortaya çıkabilecek “geçmişinden hiçbir birikimi kalmadığı için” dilin, neye tututunarak yolculuğuna devam edeceğini sorgulamıyor muyuz?

Ya  da en nihayetinde dilini kaybetmiş bir Millet olarak,öz benliğinden uzaklaşmış  ve kendini tanıyamayacak bir Milletin oluşabilme kaygısı bizi hiç üzmüyor mu???

Öyleyse Bilge Kağan’a kulak verelim:

Kaplumbağa
Osmanlı Türkçesi Yeni Bir Lisan Değildir.
Çizer :Sibel G.Yücedağ / Yolculuk

“Türk  Oğuz begleri,budun,eşiding?

Üze Tengri basmasar, asra yir telinmeser, Türk  budun, ilingin, törüngin kim artatı udaçı erti?”

Türk  Oğuz  beyleri, ulusu işitin: Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, senin ilini töreni kim bozabilecekti ???

Yorum Yaz

%d blogcu bunu beğendi: